supriz
http://img147.imageshack.us/img147/2079/sshot3oa5.png
http://rapidshare.com/files/80618755/LINKS_DE_WINDOWS_UE_v9.5.rar.html
Overclock Nedir? Neden Yapılır? Nasıl Yapılır?
Neden Overclock?
Her zaman sizlere, işlemci hızının bilgisayarın hızını belirleyen faktör olmadığından; Sabir Disk, Ekran Kartı, Bellek gibi donanımların bilgisayar hızındaki etmenlerinin en az işlemci kadar olduğundan sürekli bahsettik. Örnek vererek olayı anlatırsak, sanırım daha mantıklı olacak: Şahsen, 900 MHZ işlemci, 5400 devir dönen Sabit Diskli bilgisayarı, 600 MHz işlemcili 7200 devir dönen baba Sabit Disk'li bir bilgisayar ile değişmem.
Eğer, işlemcimiz sistem hızını etkileyen tek faktör değil ise, neden overclock yapıyoruz? Öncelikle, bu bir bilinçaltından gelen bir istek. Daha yüksek hızlara çıkılmak istenmesi. Veya biraz daha bu konuyu irdelersek, esas amacın daha az fiyata daha yüksek performans almak olduğunu bulabiliriz. Mesela, 600 MHz'lik işlemciyi, 700 MHz'lik modelinden yaklaşık 50-75$ gibi daha az fiyata alan bir kişi, işlemcisini overclock ederek, 75$ daha ucuza 700 MHz keyfi çıkarmak isteyebilir. Yani 75$ kar edecek.
Neyse, konuyu dağıtmadan esas temas etmek istediğimiz konuya dönelim. Overclock işlemi, genelde işlemciden daha yüksek performans alınması için yapılan bir işlemdir. Bu işi hobi olarak yapan da var, test maksatlı yapan da var. Bazıları ise, yukarıda belirttiğimiz gibi, gerçekten daha fazla hıza ihtiyaç olduğu için bu işi yapıyor.
Overclock İşleminin Ne Olduğunu Anladım. Ama Overclock İşlemini Nasıl Yapacağım?
Şimdi, bunu anlayabilmek için, ilk başta işlemcinin hızının nasıl belirlendiğini bilmek gerekir. İşlemci hızını belirleyen iki faktör vardır. Bunlardan birincisi, veriyolu hızı (FSB); diğer ise işlemci çarpanı. Bu iki değerin çarpımı, bize işlemcinin hızını verir. Örneğin, veriyolu hızı 100 MHz ve çarpanı 8 olan bir işlemcinin çalışma hızı:
100x8= 800 MHz olarak bulunabilir.
Şimdi tahmin edeceğiniz üzere, bu değerlerden herhangi birinin arttırılması, işlemcinin daha yüksek hızlarda çalışmasını sağlar. Mesela, 100 MHz olan veriyolu hızı, 102 MHz olsaydı:
102x8= 816 MHz. Yani işlemcimiz, 800 MHz yerine 816 MHz'de çalışacaktı. Veya çarpanı değiştirseydik, yine aynı şekilde hız artmış olacaktı :
100x8,5= 850 MHz
Yine tahmin edeceğiniz üzere, eğer bir işlemcinin hızı arttırılmak istendiğinde, bu iki değerden bir tanesinin veya her ikisinin değiştirilmesi gerekiyor. Mesela, Intel P-III 800 MHz işlemcilerin çarpanları iki tane :
100x8 = 800 MHz
133x6= 800 MHz ( Tam olarak 800 MHz etmiyor ama bilgisayarlar bu rakamı yuvarlayarak 800 MHz olarak gmsteriyor)
Piyasada zaten P-III 800'ün iki farklı versiyonu bulunuyor. Yukarıda bunları size söyledik.
Esas konuya gelelim. Elimizde çarpanlı 100x8 olan, 800 MHz'lik bir işlemci var diyelim. Bunun hızını arttırmak istediğimiz de, iki seçeneğimiz var. Birincisi, veriyolu hızını değiştirmek, ikincisi çarpanı değiştirmek.
Şimdi, önemli bir paragraf açalım. Artık piyasada bulabileceğiniz işlemcilerin hepsinin çarpanı kilitli olarak geliyor. Yani, çarpanı 6 olan bir işlemcinin çarpanını, ister 8 olarak değiştirin iseterseniz, 10 olarak değiştirin; bu işlemcinin çarpanı 6 ile sabitlenmiştir ve değiştiremezsiniz.
Intel'in P-II'den sonraki işlemcilerinde çarpanı değiştiremezsiniz. Herhangi bir yol yok. Fakat, AMD'nin güncel işlemcilerinde bu sınırlamaları aşmak mümkün. Örneğin, AMD'nin Slot-A yapısındaki işlemcilerinini çrpan sınırlamasını, gold finger ya da After Burner denen, Slot-A yapıdaki işlemcinin üst rafaındanki bir bölüme takılan aparatlar ile aşmak mümkündü. Şu anda hem bu işlemcileri bulamazsınız, hem de bu çarpanı değiştirmek için gereken aparatları ülkemizde bulamazsınız. Ama AMD'nin Soket-A yapıdaki Duron ve Athlon işlemcilerinin üzerinde bulunan, elektronikçelerin atkı olarak tabir ettiği ayaklıkları iletken bir madde ile birleştirerek bu sınırlamayı aşmak mümkün. Tabii, işin ehli olan kullanıcılar bu işlemi korkmadan yapabilirken, konu hakkında bilgisi olmayanlar tırsabilir. Aynı yöntem, INTEL işlemcilerde geçerli değil. Zira, INTEL, çarpan ile ilgili olan bölümleri işlemcinin çekirdeğinin içerisine koyduğundan, bu ayarlara ulaşılamıyor. Şimdi yerimiz kısıtlı olduğu için bunlardan bahsetmiyeceğiz. Zaten böyle bir konu içerisine girersek, yazımız amacının dışına çıkar.
Evet, işlemci çarpanının kilitli olduğunu, yani sabit olduğunu öğrendik. Geriye bir tek yol kalıyor: Veriyolu hızını değiştirmek. Örneğin, 100 MHz olan veriyolu hızını 102 MHz'e çıkarttığımızda, işlemcimiz orijinal hızından daha yüksek bir hızda çalışmaya başlayacak ve işlemcimizi overclock etmiş olacağız.
Veriyolu Hızı(FSB) & Çarpan Ayarlamaları
İşlemcinin, hızının nasıl arttırıldığından bahsettik. Peki ama bahsettiğimiz ayarları nereden ayarlıyoruz? Öncelikle her anakartın bu ayarlara izin vermediğini söylemek lazım. Ayarlamaların izin verildiği anakartlarda işlemler 3 farklı yoldan yapılabiliyor.
Güncel anakartların bir çoğunda, bu ayarlar BIOS içerisinden yapılabiliyor. Böylece kullanıcılara kolaylık sağlanmış oluyor.


Eski bir ayarlama metodu olan ve günümüzde çok az, hatta hiçbir güncel anakartta bulunmayan "Jumper" ile ayarlama yöntemi, diğer yöntemlere nazaran daha zor yapılıyor. Bundan dolayı, overclock yapacak kullanıcılar var ise, anakart seçiminde genelde bu tür anakartlardan seçmezler. Resimden de zaten nasıl bir şey olduğunu görüyorsunuz. Mantık basit. O ufak içi metal olan plastik kapakçıklar ile, ilgili ayaklıklar kısa devre yapılarak, işlemcinin veriyolu hızı gibi değerleri değiştiriliyor. Jumper ile ayarların yapıldığı bir anakarta sahipseniz, ezbere ayar yapmanız çok zor. Anakartınızın kitapçığına sahip olmanız gerekiyor.
Bir diğer metod ise, anahtarcık dediğimiz (Dip-Switch) arabirimle bu ayarların yapılması. Anahtarcık metodu, nispeten Jumper yöntemine göre daha basit bir yöntem. Resimden görüyorsunuz nasıl bir şekle sahip olduğunu.

Ve son olarak ise, bazı anakartların yanında gelen programcıklar ile, işlemci veriyolu ayarını Windows altından yapabilmek mümkün oluyor.
Şimdi bu ayarları yaparken, bilmeniz gereken birkaç şey var. Birinicisi işlemcinizi özellikleri, ikincisi anakartınızın ve belleğinizi özellikleri. İşlemcinin özellikleri neden lazım? 100 MHz veriyoluna sahip bir işlemci ile 133 MHz'lik veriyolu hızına sahip işlemcinin overclock potansiyeli aynı değildir. Ya da, hangi teknoloji ile üretilmiş? 0.18 mikron teknolojisi ile üretilen bir işlemci ile 0.25 mikron teknolojisi ile üretilen işlemcinin overclock potaniyeli aynı değildir. Ya da işlemcinin ihtiyaç duyduğu çekirdek voltajı nedir? Ve bunun gibi birkaç husus...
Bellekleriniz hangi standartta? PC100? PC133? Maksimum hangi veriyolu hızına kadar tölerans tanıyor? Anakartınız hangi veriyolu hızlarını sunuyor? Anakartınızın işlemci voltajını arttırma, PCI hız bölen ayarlamasını değiştirme, AGP hız bölenini değiştirme gibi özelliklere sahip mi?
Overclock İşlemini Etkileyen Faktörler
Yukarıda, anakartınızın , belleğinizin ve işlemcinizi özelliklerini belirlemeniz gerektiğinden bahsettik. Peki, bu özellikler, Overclock işlemine ne kadar etki ediyor? Overclock yaparken bu ayarlar arasındaki dengeyi nasıl kuracağız? Bunları teker teker açıklayalım.
Bilgisayarı oluşturan donanımlar arasında çok ince bir denge vardır. Mesela PCI veriyolunun normal çalışma hızı 33 MHz'dir. AGP veriyolun ise 66 MHz. Eğer sistem stabilitesini sağlam tutmak istiyorsak, overclock yaparken bu değerlerin hemen hemen aynı kalmasına özen göstermek lazım. Yoksa istenmeye sonuçlar ile karşılaşabilirsiniz. Zira, bu ayarlar Veriyolu hızı ile doğru veya ters orantılı olarak değişebiliyor. Bir takım ayarlar ile bu değerleri yaklaşık olarak sabit tutabilmek mümkün. Hemen bu PCI - AGP - Veriyolu hızı arasında ki dengeyi örnekleyerek açıklayalım.
100 MHz Veriyolu hızı ile çalışan bir işlemciye sahip olduğumuzu varsayalım. Şimdi, AGP ve PCI hızının, sistem veriyolu hızına göre değiştiğini söyledik. 100 MHz sisem veriyolunda çalışan bir sistemde, AGP hızını 66 MHz'de tutabilmek için anakartta AGP hız çarpanı denen bir ayar vardır. Bu ayar genelde veriyolu hızına göre otomatik olarak ayarlanıyor ama biz yine de bahsedelim. 100 MHz sistem veriyolunda çalışıyorken, AGP hızını 66 MHz'e sabitlemek için AGP çarpan değerinin 2/3 olması gerekir. 100x2/3=66MHz. Demekki AGP hızını 66 MHz'e sabitledik. Peki ya PCI veriyolu hızı? Aynı şekilde, tıpkı AGP hız çarpanı olduğu gibi, PCI hız çarpanıda bulunuyor. PCI veriyolunu normal çalışma hızı 33 MHz'dir. 100 MHz sistem veriyolu hızı ile çalışırken, PCI veriyolu hızını 33 MHz'e sabitlemek için, PCI hız çarpanının 1/3 olması gerekir. 100*1/3= 33 MHz.
Evet, 100 MHz'de çalışan bir sistem için AGP ve PCI çarpanlarının kaç olması gerektiğini öğrendik. Peki, ya diğer hızlarda? Mesela, sistem veriyolu hızının 66 MHz olduğunu düşünürseniz, AGP çarpanın 1/1; PCI çarpanının ise 1/2 olması gerektiğini anlayabiliriz. Ya da, 133 MHz sistem veriyolu hızında çalışıyorken, AGP çarpanının 1/2 ; PCI çarpanının ise 1/4 olması gerektiğini anlayabilmek mümkün. Mantık şu: sistem veriyolu hızını (FSB) arttırıyorken, diğer bileşenlerin de hızını sabit tutmak gerekir. Bu ayarları BIOS'dan yada Jumper ile ya da Anahtarcıklar ile ayarlamak mümkün. Bu ayarlar, AGP Clock Divider ve PCI Clock Divider şeklinde geçiyor.
Günümüzdeki işlemciler tarafından kullanılan 66, 100 ve 133 MHz'de ayarların ne olması gerektiğini anladık. Peki ya ara hızlarda? Mesela ben sistem veriyolu hızını 112 MHz'e çıkartmaya niyetliyim.AGP çarpanı ve PCI çarpanı ne olmalı? Unutmadan, AGP ve PCI çarpanını kafanıza göre ayarlayamıyorsunuz. Belli değerler vardır ve uygun ayarı seçenekler içerisinden seçersiniz. Güncel anakartlarda, AGP hız çarpanı değeri olarak: 1/1, 2/3 ve 1/2 ayarları bulunuyor. PCI hız çarpanı olarak ise : 1/2 , 1/3 ve 1/4 seçenekleri bulunuyor. Tabii ki bu ayarlar anakartınızın taşıdığı çipsete göre değişiklik gösterir. Örneğin, resim olarak 133 MHz sistem hızı desteği sunamayan bir çipsette (BX çipseti mesela) AGP hız çarpanı olarak ½ ayarını bulamazsınız.
FSB hızını arttırdıkça, diğer bileşenlerin hızını sabit tutmaya önem vermek gerekir. Mesela, 133 MHz sistem veriyolu hızında çalışıyor iken, PCI çarpanının ¼ olması gerekirken, biraz kıllık edip bu ayarı 1/3 yaparsanız, PCI hızı, gayet yüksek bir değer olan 44 MHz'e çıkacaktır. Bu tür durumda, PCI yuvasına takılı olan donanımlar çalışmayı reddedecek, sistem açılırken dandiklik edecektir. Haberleşmeyi PCI veriyolu üzerinden yapan Sabit Diskinizin dosya sistemi bozulacaktır ve bilgilere "bye bye" demek zorunda kalacaksınız. Yani olayın önemini kavrayın diy söylüyorum bunları. Peki, PCI veriyolu hızı için maksimum hız kaç MHz olmalıdır derseniz, 39-40 MHz deriz. Bir çok kart, 41 MHz'den sonra çalışmayı ret edebiliyor.
Aynı şekilde, 133 MHz sistem veriyolu hızında çalışıyor iken, AGP hız çarpanının 1/2 olması gerektiği yerde, siz bunu 2/3 olarak ayarlarsanız, AGP hızınız 89 MHz'e çıkacaktır. Güncel ekran kartların, 89 MHz'de sorunsuz çalışabiliyor. Ama TNT2 serisi bir kartınız var ise, sistem çalışmayı bile kabul etmeyebilir. Çok ince dengeler üzerine kurulu olan ekran kartları için çok dikkat etmek gerekir.
Evet, sistem veriyolu hızını arttırıyorken, diğer bileşenlerin hızının sabit tutulması gerektiğini anladık. Bir örnek vererek bu konuyu pekiştirelim. Mesela, 100 MHz'de çalışan işlemcimizin veriyolu hızını 120 MHz'e çıkarttığımızı varsayalım. Bir nevi overclock yaptık yani. PCI ve AGP hızları ne seviyede olmalı? Şimdi bunları tartışalım. AGP hızını ayarlayabilmek için iki seçeniğimizin olduğunu varsayıyorum: 1/2 ve 2/3 çarpanları. Teker teker deneyelim.
120x1/2 = 60 MHz.
120x2/3 = 80 MHz
İki seçenek var önümüzde. Eğer ekran kartınız çok ince dengeler üzerine kurulu ise, 80 MHz'de sorun çıkartabilir. Onun için tercihinizi 60 MHz'den yana yapmalısınız. Eğer Geforce gibi 89 MHz AGP hızına kadar sorun çıkartmayan bir karta sahipseniz, 2/3 çarpanını yani, 80 MHz'i seçebilirsiniz.
PIC hızı için ise uygulayabileceğimiz iki seçenek var: 1/3 ve 1/4. Bu çarpanları ayrı ayrı kullandığımızda, PCI veriyolu hızımızın ne olacağına bir bakalım:
120x1/3 = 40 MHz
120x1/4 = 30 MHz
Evet, 40 MHz, biraz önce de belirttiğimiz gibi yüksek bir hız. Bu tür bir durumda, 1/4 çarpanın seçilmesinin daha mantıklı olduğunu anlayabilirsiniz.
Yani, sistem veriyolu hızınızın kaç MHZ olması gerektiğini belirleyin. PCI ve AGP hız çarpanı olarak hangi ayarları seçebileceğinize bakın. Bu rakamları birbirne oranlayın ve yukarıda size anlattığımız mantığı takip ederek, uygun çarpanları belirleyin.
Bir diğer çetrefilli konu ise, bellekler. Kullandığınız belleğin hızı, overclock işleminde kısıtlayıcı bir etmen yaratabilir. Bu konu hakkında biraz bilgi vererek, belleklerin overclock işlemindeki etkisini tartışalım.
Günümüzde kullanılan çipsetlerden bahsetmek istiyorum. Overclock olayı yoğun olarak ilk başlarda BX çipseti ile birlikte gündeme gelmişti. BX çipsetinde bellekleri sistem veriyolu hızı ile senkron çalıştırma özelliğine sahip. Mesela, BX çipseti üzerinde sistem veriyolu hızı 66 MHz ise, belleklerde 66 MHz'de çalışır. 100 MHz ise belleklerde 100 MHz'de çalışır. Örneğin, maksimum 100 MHz'de çalışan bir belleğe sahipseniz ve 100 MHz de çalışan bir işlemciye sahipseniz. Tam sınırda çalışıyorsunuz demektir. Yani, ben işlemcimi overclock edeyim, sistem veriyolu hızını 112 MHz'e çıkarttığınızda, belleğiniz bu hızda su koyabilir ve overclock hevesiniz yarıda kalabilir.
VIA Apollo Pro133 çipseti ile, bellek hızını sistem veriyolu hızından asenkron çalıştırabilme gibi bir özellik geldi. Yani bellek hızını, sistemveriyolu hızından ister 33 MHz aşağıda, ister 33 MHz yukarıda çalıştırabiliyorsunuz. Örneğin yukarıdaki örneği burada tekrarlıyalım. Maksimum 100 MHz de çalışan bir belleğe sahip seniz ve bu belleği 100 MHz'lik bir işlemci ile kullanıyorsanız, tam sınırdasınız demektir. Örneğin, işlemcinizi overclock edeyim diyorsunuz. 112 MHz'e çıkardınız diyelim veriyolu hızınız. Bellekler bu hızda su koyuverecektir. Ama Vıa'nın güncel çipsetlerinin hemen hemen hepsinde bulunan bir özellik ise, bellek hızını 33 MHz aşağıya çekerek overclock işlemini sorunsuz hale getirebilmek mümkün. VIA çipsetli anakartlarda bu ayar genelde DRAM Clock şeklinde belirtiliyor. Buradan ilgili ayarlara ulaşabilirsiniz.
Son zamanlarda oldukça popüler olan i815 çipsetli anakartlarda ise durum bir hayli karışık. Normal şartlarda bellek hızı 100 MHz'de çalışıyor. İster işlemcinizin çalışma hızı 66 MHz olsun, ister 100 MHz. Bu iki ayarda da bellekler 100 MHz'de çalışıyor. Ama 133 MHz'lik işlemci kullandığınız takdirde, karşınıza bellek ile alakalı iki ayar gelecek. Bunlardan birincisi 100 MHz, diğer 133 MHz. Yani, bellekler işlemci hızıyla hem asenkron hem de senkron çalışıyor. FSB hızını arttırdığınızda ise durum, diğer çipsetlere göre biraz değişik:
66 MHz'lik bir işlemciyi i815 çipstli bir anakarta takalım. Bellekler, çipsetin getirdiği özellikler nedeniyle, 100 MHz de çalışıyor olacak. Peki, ya FSB hızını arttırırsak ne olacak? Örneğin, 66 MHz olan işlemci hızını 83 MHz'e çıkarttığımızda, bellek hızı ne olur? 66 MHz'den 83 MHz'e çıktığımızda, 17 MHz'lik bir artış söz konusu. İşlemci 66 MHz'de çalışıyor iken, 100 MHz olan bellek hızının, işlemciyi 83 MHz'e getirdiğimizde kaç olacağını bulmak için, aradaki farkı bellek hızına eklemek gerekiyor. Rneğin bizim verdiğimiz örnekte, 66 MHz'den 83 MHz'e geçişte 17 MHz'lik fark oldu. Bellek hızı ise 117 MHz'e çıkmış oldu. Aynı şekilde işlemci FSB hızını 90 MHz'e çıkarttığımızı varsayarak, bellek hızının 124 MHz'e çıkacak olduğunu kestirmk mümkün. 99 MHz'e kadar bu aynı şekilde artış gösteriyor. Fakat, işlemci FSB hızını 100 MHz'e getirdiğimizde herşey normale dönüyor. Aynı durum, 100-133 MHz arasında kalan hızlar için de geçerli. 133 MHz'e kadar bellek hızı sitem hızı ile doğru orantılı bir şekilde artarken, 133 MHz FSB hızında bellek hızı normale dönüyor.
Dolayısı ile sonuca gelelim. Kullandığınız bellekler, overclock için önemlidir. Overclock'a etki eden önemli bir faktördür.
İşlemci Voltaj Meselesi
Çoğu arkadaş, overclock yaparken neden işlemci voltajını arttırdığımız sorar ve "işlemci voltajını arttırırsam, işlemci hızlanır mı?" gibisinden sorular yöneltiyor. Öncelikle neden voltaj arttırmaya ihtiyaç duyduğumuzdan bahsedelim.
İşlemciyi daha yüksek hızlara çıkardığınız zaman, ihtiyaç duyduğu güç gereksinimi artacaktır. Örneğin, 500 MHz'lik bir işlemci ile 800 MHz'lik bir işlemcinin güç gereksinimleri farklıdır. 600 MHz'de çalışan işlemcimizi, 700 MHz'e çıkarttığımız varsayalım. 700 MHz'de bilgisayar açılıyor fakat uygulama çalıştırırken, PC'niz kilitleniyor ise, işlemci voltajını arttırmak işe yarayabilir. Çünkü, 700 MHz'de iken duyulan güç, 600 MHz'de duyulan gereksinimlden daha fazladır. Bu işlemciye ufak bir voltaj dopingi yaparak, işlemcinin 700 MHz'de sağlıklı ve sorunsuz çalışması sağlanabilir. Yani anlayacağınız üzere, voltaj arttırma meselesini stabiliteyi sağlama için yapıyouz. Yani hıza bir etkisi yok.
Tabii burada ölçüleri fazla kaçırmamak lazım. Voltaj arttırımı yapın diyoruz ama abartılı bir şekilde değil. Voltaj olayı hassas bir konudur. Her işlemcinin Voltaj toleransı, orijinal voltajın maksimum %25 yukarısı şeklinde öneriyoruz. Zaten hemen hemen tüm anakartlar, orijinal voltajdan %25'den daha yukarı değerleri ayarlamanıza izin vermiyor.Daha yüksek voltaj, daha yüksek ısı anlamına geliyor. Yani, overclock işleminden dolayı işlemcinizi yakma olasılığınız da var. Ama bendeki soğutma sistemi kimsede yok, ısınma sorunu hallettim diyorsanız, paşa gönlünüz bilir. Ama söylemedi demeyin.
Bir örnek vererek, Voltaj konusunu da kapatalım. Örneğin, 1.5V ile çalışan Celeron 566 işlemciye sahip olduğumuzu varsayalım. Bu işlemci 100 MHz FSB ile yani 850 MHz'de boot ediyor. Ama işletim sistemine girdikten sonra bilgisayar çakılıyor ise, voltaj dopingi işe yarayabilir. Ama unutmayın, bu işi adım adım yapmalısınız. Yani hemen en üst değer çıkartmayın sakın. İlk başta 1.6V, olmazsa 1.7V. Baktınız sistem stabil hale geldi, durun. Yani vurgulamak istediğimiz, bu işlemin adım adım yapılmasının gerektiği.
İyi İşlemci Soğutma: Bir Gerekliliktir
Bazılarımız, "Abi ben nasıl olsa overclock yapmıyorum, dandik bir fan ile işimi halledebilir miyim?" gibi sorular yöneltiyorlar. Sistemi nasıl kullanırsanız kullanın, iyi bir soğutma şart. Biraz bütçe ayırıp, iyi bir soğutma sistemi almak sizleri rahatlatacaktır. En azından, dandik bir fan ile işlemcinizi yakmak yerine içinizin rahat olması daha önemli geliyor bana.
Overclock İşlemine Giriş
Dikkat ederseniz, yazının başlarından beri overclock işleminin adım adım yapılması gerektiğinden bahsededurduk. Peki adım adım derken neyi kastediyoruz?
Örnek vererek konuyu noktayalım. Mesela, 66 MHz hızında çalışan bir işlemciyi overclock ederken, ilk başta işlemci veriyolu hızını 75 MHz'e çıkartın. Baktınız PC stabil, bir üst sınıra geçin. Bir üst sınır 83 MHz olsun. Eğer anakartınız ara hız seçeneği çok fazla ise, 80 MHz'i felan deneyebilirsiniz. Stabilite bozulana kadar denemelere devam edin. Bilgisayar saçmalamaya başladığında ise, voltaj arttırımına ihtiyaç duyacaksınız.Yukarıda anlattığımız gibi bu işlemleri deneyerek, en azdan başlayarak adım adım yapmanız gerekiyor.
İşlemleri yaparken, yukarıda bahsettiğimiz PCI, AGP ve Bellek hızlarına dikkat ediyorsunuz. Stabiliteyi bozmamak için.
Evet, yazımızın sonuna geldik. Bir çoğumuz, overclock işlemini neden tam olarak anlatmadığımız yadırgayabilir. Yazının başında belirttiğimiz gibi, bu yazımızdaki amaç, "hangi işlemci daha iyi overclock olur?" sorusuna cevap aramak yerine, overclock işleminin altında yatan mantığı anlatmask olduğunu belirtmiştik.
Varsayılan Dolardan Örümcek Olurmu??











vâhh dolar diye dövünenlere armağan olsun.
POST – DÜNYA FİD – DÜNYA HASENETEN
Volkan Yalazay
dB kapsama alanı
2003 dB ©
Karanlık, yoğun bir günün ardından Philadelpia Sanat Müzesi...
– Öğrenciler, sanat severler, meraklılar, herkes gitmişti; güvenlik kameralarını izleyen memur da uyuyordu. Ortalık böyle sakinken salonun loş ışıkları arasında bir ses yankılandı: Niçin hapşır mıyorsun Rose Sélavy? Bu onun adıydı, Marcel Duchamp ona bu adı vermiş olup onu bir kafesin içine konulmuş bir yığın mermer küpten oluşturmuştu. Seslenen LHOOQ ise Leonardo da Vinci’nin Monalisa’sına eklenmiş bıyığı olan bir resimdi, konuşmasını sürdürdü:
– Biliyor musun senin ismin çok garip? ‘Niçin Hapşırmıyorsun Rose Sélavy’ Gerçi hepimizinki garip, ilginç ama nasıl söyleyeyim seninki bana çok saçma geliyor, anlamını bulamıyorum, belki sen biliyorsundur diye düşündüm.
– Ben de bilmiyorum, bir çok eleştirmen de Duchamp’a bu soruyu sormuştu, her seferinde çok heyecanlandım öğrenebilirim diye ama o sadece bakar, gülümser ve başka şeylerden bahsederdi. Tek bildiğim senin de bildiğin gibi Rosa Sélavy isminin daha bir çok yapıtında geçiyor olması, bu ismin onun kadın kişiliğinin karşılığı olarak geliştirdiği bir ad olduğu söyleniyor; Ama sana şunu söyleyeyim, bilsem de bilmesem de ben halimden memnunum, karşıma gelen insanların bana nasıl baktıklarını görüyorum. Sen benim ismimle uğraşacağına kendine bak! Şu uçları yukarıya kıvrılmış bıyıkların Monalisa’nın güzelline hiç yakışmamış, uymamış, asıl sen bu halinle çok garipsin; Leonardo seni görseydi eminim Dushamp’ı ve seni yok etme makinesini de icat ederdi!
– Zavallısın Niçin Hapşırmıyorsun Rosa Sélavy, üstelik sanattan hiç anlamıyorsun, eğer anlasaydın benim varolmamla Post-modern resmin gözlerinin açıldığını bilirdin. Senin varolma nedenin ne bana onu söyle!?
– İnan varoluş problemleriyle uğraşacak vaktim yok, farklı olmak benim tüm vaktimi alıyor, ama yine de bir sanat yapıtı olarak şu post-modernizm ile ilgilenebilirim, anlat bakalım neler biliyorsun!?
– Şey... adı üstünde, ‘Post-modernizm’, Modernizm sonrası, yani modernizmin sonucu, gelişmiş hali de sanılabilir ama değil, tam tersine modernizmin inkarı, reddi! Biliyorsun, modernizm kaynağını insandan, bireyden alan anlayış ve insanlar ne kadar farklı olursa olsun sonunda insan kimliği altında birleşiyorlar ve modernizm de bunu önemsiyor, böylece kendine kaynak olarak insanların yarattığı herhangi bir şeyi ya da bir şeyleri alıyor ve onu kendi içinde tanınmayacak hale getirene kadar, yani en uç noktaya kadar değiştiriyor ve böylece modern yapıt ortaya çıkmış oluyor, bu özelliğiyle geçmişten ya da günümüzden aldığı kaynağı geleceğe taşımış oluyor ve böylece bu gün içinde gelecek yaratılıyor.
– Biraz yavaş! Çok hızlı gidiyorsun kafamı karıştırdın! Modernizm insanı merkez alıyor dedin ve bu günden bahsettin, bildiğim kadarıyla insanı merkez alma en belirgin hatlarıyla Rönesans’ta ortaya çıktı, yani bu bağlamda modern sanat 15.yy’ da mı doğdu?
– Hem evet hem hayır.
– Harikasın çok iyi açıkladın!
– Hemen alay etme, bu çok girift bir konu, lafımı ağzıma tıkmaya devam edersen hemen susarım!
– Yo yo! Lütfen devamet, dinliyorum
– ‘Evet’ diyorum, 15.yy Rönesans’ında Hümanizmle başladı ve bu gün bambaşka şekilde aynı özünde devam ediyor, bambaşka diyorum çünkü modern sanat kendini yeniliyor. Yeniledikçe de dünün moderni bu gün için modası geçmiş sayılıyor. Tıpkı Empresyonizm’e olduğu gibi. Empresyonist resim modern resmin beşiği sayılırken bugün nostaljik bir anlam ifade ediyor.
– O halde sen Monalisa halinle modern, şu bıyığınla birlikte daha modern oluyorsun.
– Hayır hayır öyle değil. Monalisa halimle düne göre modern bu güne göre ise klasik oluyorum, bıyığıma gelince, onunla birlikte post-modern oluyorum. Çünkü post-modernizm en genel anlamıyla eklektiktir, yani bu halimle bir bütünüm fakat beni parçalara ayırman mümkün , bütün parçalarım kendi başınalığını koruyor ve bu halleriyle bir bütünde birleşiyor. Ben de bu halimle kolay tanınan primitif bir post-modern resimim ama görüyorsun günümüzde çok karmaşık aynı zamanda da eklektik oluşumlar, yapıtlar var, ileride de olacaktır.
– Bu anlattıklarına göre post-modernizm de modernizmde olduğu gibi köklerini insanlardan alıyor ama onları günümüz modern sanatındaki gibi tanınmayacak hale getirmiyor, nasıl söylesem... alış-veriş yapar gibi her şeyi çantasına dolduruyor, öyle mi ?
– Örneğin hiç hoşuma gitmedi ama anlayabileceğin kadar basit bir örnek olduğundan devam edeceğim, şöyle düşün: bir sebze çorbası yapacaksın, öncelikle alış veriş yaparak sebzeleri almalısın.
– Malzemeleri çorba yapmadan önce alman gerekiyorsa, sanırım burada sebzeler aynı yerde olsalar da kendi başınalıklarını, tatlarını, görüntülerini koruduklarından post-modern eklektizmi , sebze çorbası da tatlar ve sebzeler birbirlerine karışıp kendi başınalıklarını yitirdiklerinden modernizmi ifade ediyor. Bu durumda post-modernizm modernizmden önce mi gelmeliydi? Yani modernizmin yapmaya çalıştığı şey alınmamış sebzelerden sebze çorbası yapmak mıydı? Hatta o çorbayı içmek miydi?
– Çorba yapmayı ya da içmeyi bırak onu çorbalıktan çıkarıp çözümsüz hale getirip mesela çorba şarabı yapmaktı, yada sebze çorbalı radyo!
– O da ne öyle?
– Bilmiyorum, zaten bir modern yapıta bakanlarda onun tam olarak ne olduğunu, kaynağını nereden aldığını bilmiyorlar. Sanatçı yaşadığı dünyadan bir şeyleri alıyor kendi içinde kendi algıları, sezgileriyle ve yönelimleri ile onları değiştirip kendi sembollerini yaratıyor. Gaugoin’in resimlerini düşün, bir çok sembolle örülmüş ve eğer kendisi o sembollerin ne anlama geldiğini söylemeseydi hiçbir zaman ne anlama geldiğini bilmeyecektik ama yine de izleyen insanlara bir şeyler hissedecekti, bu da çok doğal çünkü şu yada bu şekilde insanı anlatıyor, insanların duygularını, iç dünyalarını anlatıyor.
– Sağol, varol, iyi anlattı ama soracağım birkaç şey daha var: Modernizm ilericilikle sıkı sıkıya bağlı, öyle değil mi?
– Öyle.
– O halde modern sanat da ilerici bir sanat, yani kendinden öncekilerin önüne geçmiş ve geçecek olan bir sanat öyle mi?
– Evet öyle
– Peki post-modern sanat modern sanatı inkar mı ediyor, ona karşımý.
– Evet.
– Ha ha işte kendi ağzınla söyledin! Yani diyorsun ki post-modern sanat ilerlemenin karşısında, yani gerici! Evet ge-ri-ci!!
– Ben öyle bir şey söylemedim!
– Evet söyledin, herkes duydu, duydunuz değil mi?!
Dushamp’ın eserleri hep bir ağızdan ‘evet’ diyerek cevap verdiler, fakat içlerinden biri konuşmak için izin istedi ‘seni dinliyoruz Bisiklet Tekerleği’ dedi niçin Hapşırmıyorsun Rosa Sélavy.
– Ben ‘evet diyorum’ demekle birlikte sana pek katılmadığımı söylemek istiyorum, pek katılmıyorum diyorum çünkü katıldığım yanların da var. Söylediğin gibi modernizm ilerici bir anlayış ve post-modernizm de ona karşı, ancak aklıma bir olay geldi. 15 temmuz 1972’de St. Lovis’de (Missouri) düşük gelirli insanlar için planlanmış ödüllü Pruitt-lgoe konutları insanların yaşamasına uygun olmadığı gerekçesiyle dinamitlenerek yıkılmıştı ve bu olay Charles Jencks tarafından modern mimarinin ölümü ve post-modern mimarinin de doğumu olarak ilan edildi. Çünkü modern yapıtlar adı altında o kadar mekanik, sistematik, soğuk görünüşlü ve modern çağın hızına uygun yapılar mantar gibi bitivermişti ki birileri buna karşı çıkma gereği duydu ve sözüm ona bu modern yapılara karşı estetiği savundular, bu durumda post-modern sanat, sanata, modern sanattan daha çok sahip çıkmış olmuyor mu?
– Malzemeleri çorba yapmadan önce alman gerekiyorsa, sanırım burada sebzeler aynı yerde olsalar da kendi başınalıklarını, tatlarını, görüntülerini koruduklarından post-modern eklektizmi , sebze çorbası da tatlar ve sebzeler birbirlerine karışıp kendi başınalıklarını yitirdiklerinden modernizmi ifade ediyor. Bu durumda post-modernizm modernizmden önce mi gelmeliydi? Yani modernizmin yapmaya çalıştığı şey alınmamış sebzelerden sebze çorbası yapmak mıydı? Hatta o çorbayı içmek miydi?
– Çorba yapmayı ya da içmeyi bırak onu çorbalıktan çıkarıp çözümsüz hale getirip mesela çorba şarabı yapmaktı, yada sebze çorbalı radyo!
– O da ne öyle?
– Bilmiyorum, zaten bir modern yapıta bakanlarda onun tam olarak ne olduğunu, kaynağını nereden aldığını bilmiyorlar. Sanatçı yaşadığı dünyadan bir şeyleri alıyor kendi içinde kendi algıları, sezgileriyle ve yönelimleri ile onları değiştirip kendi sembollerini yaratıyor. Gaugoin’in resimlerini düşün, bir çok sembolle örülmüş ve eğer kendisi o sembollerin ne anlama geldiğini söylemeseydi hiçbir zaman ne anlama geldiğini bilmeyecektik ama yine de izleyen insanlara bir şeyler hissedecekti, bu da çok doğal çünkü şu yada bu şekilde insanı anlatıyor, insanların duygularını, iç dünyalarını anlatıyor.
– Sağol, varol, iyi anlattı ama soracağım birkaç şey daha var: Modernizm ilericilikle sıkı sıkıya bağlı, öyle değil mi?
– Öyle.
– O halde modern sanat da ilerici bir sanat, yani kendinden öncekilerin önüne geçmiş ve geçecek olan bir sanat öyle mi?
– Evet öyle
– Peki post-modern sanat modern sanatı inkar mı ediyor, ona karşımı.
– Evet.
– Ha ha işte kendi ağzınla söyledin! Yani diyorsun ki post-modern sanat ilerlemenin karşısında, yani gerici! Evet ge-ri-ci!!
– Ben öyle bir şey söylemedim!
– Evet söyledin, herkes duydu, duydunuz değil mi?!
Dushamp’ın eserleri hep bir ağızdan ‘evet’ diyerek cevap verdiler, fakat içlerinden biri konuşmak için izin istedi ‘seni dinliyoruz Bisiklet Tekerleği’ dedi niçin Hapşırmıyorsun Rosa Sélavy.
– Ben ‘evet diyorum’ demekle birlikte sana pek katılmadığımı söylemek istiyorum, pek katılmıyorum diyorum çünkü katıldığım yanların da var. Söylediğin gibi modernizm ilerici bir anlayış ve post-modernizm de ona karşı, ancak aklıma bir olay geldi. 15 temmuz 1972’de St. Lovis’de (Missouri) düşük gelirli insanlar için planlanmış ödüllü Pruitt-lgoe konutları insanların yaşamasına uygun olmadığı gerekçesiyle dinamitlenerek yıkılmıştı ve bu olay Charles Jencks tarafından modern mimarinin ölümü ve post-modern mimarinin de doğumu olarak ilan edildi. Çünkü modern yapıtlar adı altında o kadar mekanik, sistematik, soğuk görünüşlü ve modern çağın hızına uygun yapılar mantar gibi bitivermişti ki birileri buna karşı çıkma gereği duydu ve sözüm ona bu modern yapılara karşı estetiği savundular, bu durumda post-modern sanat, sanata, modern sanattan daha çok sahip çıkmış olmuyor mu?
Niçin Hapşırmıyorsun Rosa Sélavy cevap veremedi, sustu, bunun üzerine LH00Q hemen söze atıldı:
– Niçin konuşmuyorsun Rosa Sélavy?! yoksa hapşıracak mısın?
Bütün eserler katıla katıla gülmeye başladı, Bisiklet Tekerleği de onları uyardı. ‘Susun’ dedi, ‘görevliyi uyandıracaksınız’ sonra konuşmasına devam etti:
Gerçi bu etkili dinamitli başlangıcın öncesi de var. Amerikalı Mimar Robert Venturi 1966’da modernizmi reddetmiş ve onların ‘azlık çokluktur’ deyimine karşı ‘azlık can sıkıcıdır’ demiştir. Modernist görüşe göre ‘biçimleri yaratan işlevler zamanla değiştiğinden onlarla birlikte biçimlerde ortadan kalkmak zorundaydı’. Post-modern mimari ise biçimleri işlevlerinden bağımsız olarak değerlendirdiği için eski dönemlerde ve üsluplarda görülen biçimleri yeni yapılarda uygulamanın yanlış olmadığını, hatta öyle yapmak gerektiğini savunmuşlardır.
LHOOQ mutlu bir ifadeyle konuştu:
– Çok iyi anlattın, ağzına sağlık, sanırım artık post-modernizmi iyice anladık.
– Hayır hayır! Bu kadar kolay bu kadar basit, açık değil. Ben sadece post-modern mimariden, sen de az önce resimden bahsettin ki bunun daha edebiyatı, sineması, müziği, günlük hayattaki yansımaları, sistemi, falanı filanı var! ama onlara korkarım şimdi değinmeyeceğiz. Konunun bizi ilgilendiren kısmına geri dönersek iyi olur, post-modern resimden biraz daha bahsedelim. Az önce sizi dinledim, post-modern resmin-genel olarak post-modern sanatı da algılayabiliriz.
– En önemli özelliklerindeki eklektik oluşuna değindiniz, bence buna bir de eskiyle yeninin birleşmesini eklemek gerekir, bundan anlayacağınız şey şu:
Post-modern sanat ileriye doğru adım atarken arada bir durup geriye dönüyor ve oradan aldıklarını önünde görüp aldıklarıyla yan yana getiriyor. Bilmem Carlo Maria Martani’yi tanır mısınız? Onun ‘Yok Olan Mutlu Ülkenin Resmi’ adlı yapıtı post-modern resme iyi bir örnektir. Resimde Poussin’nin eski resimleri üzerinde bu günün elbiseleri giydirilmiştir.
André Durand adındaki sanatçı da Manhattan’nın gökdelenlerinin görüldüğü bir manzara karşısında, su kenarın da oturan, yatan iki bin yıl öncesinin Yunanlılarını, resmetmiştir ve Yunan mitine gönderme yapmýþtýr. Post-modern müzikte de durum pek farklı değil, bu müziğin önemli temsilcilerinden Peter Gabriel tutunduğu yolun hakkını veriyor bence, mesela benim çok sevdiğim bir albümü olan ‘Passion’ da Ermeni müziğinin geleneksel çalgısı olan duduk (mey)la icra edilen geleneksel melodilerin yanına elektronik modern ensturmanların modern seslerini getirmiştir. Heykel sanatında da aynı şeyleri görürüz, karma objelerle oluşturulmuş yapıtlara sık sık rastlarız, ayrıca teknolojiden de olabildiğince yararlanılmıştır. Ama diyorum ya post-modern sanat bu kadar açık seçik kendini anlatmaz, bakın şimdi bir örnek daha vereyim: Robert Graham’ın başsız gövdeli heykeli de post-modern bir yapıttır. Graham, bir şeyleri yan yana getirmek yerine bildiğimiz eski bir varlıktan önemli bir şeyi alıyor ve onun eksik kalmışlığından duyduğumuz etkiyi bize hissettiriyor, yeniyi bir varlık olarak kullanmadan bunu başarıyor, belki de eskinin günümüzdeki eksikliğini bir yenilik olarak alıyor, farkındaysanız hemen tanıyacağımız post-modern yapıtlar olduğu gibi zor tanınan yapıtlar da var. Aklıma şimdi gelen birinden, İspanyol ressam Juan Mıro’dan da bahsedeyim. Biliyoruz ki hiç kuşkusuz modern resmin karakteristik bir temsilcisi. Resimlerinde insanın yalnızlığı, çaresizliğini genellikle geometrik şekillerle anlatmıştır. Bu şekiller gerçek yaşamdan çok farklıdır, iç içe girmiştir, kaynaşmıştır, görülüyor ki biçimselliği ile modernisttir. Resimlerinin içeriğine baktığımızda da aynı şeyi görürüz, insanların yalnızlığını çaresizliğini yani iç dünyamızın sorunlarını anlatmıştır. Bunlar da modernizmin sorunlarıdır, ancak bu sorunlar post-modernist kuramcılar tarafından da incelenmiş, konu olunmuştur, buradan anlıyoruz ki modernizm post-modernizmle kimi zaman el ele verebiliyor, tıpkı birbiriyle savaşan insanların aynı havayı solumaları, aynı yer için savaşmaları gibi. Belki sıkıldınız ama aklıma iyi bir örnek daha geldi, bunu da dinleyin: Önceleri modernist olup sonradan post-modernizmi kendine yol seçen mimar Johnson’ın inşaa ettiği New York AT&T binası da böyle bir karmaşaya katılıyor. Bina genel havasıyla modern bir gökdelen görünümündedir ama Johnson bununla yetinmeyip binanın üzerine Chippendale tarzında tepeliksiz bir alınlık oturtarak ona birden şu eski guguklu saatlerin üzerindeki alınlık görüntüsü kazandırıp esprili bir post-modern bina görünümü vermiştir, burada da biçimin kendi içinde modern post-modern çelişmesini görüyoruz ve tam bu noktada post-modernizmin modernizmi de içine alarak genişlediği hissine kapılıyoruz. Böylece post-modernizmin kendi tanımı içinde yer alan eklektik olma özelliği güçlenirken modern karşıtı tavrından ödün veriyor sanki ya da vermiyor, belki de onu küçümsüyor, kim bilir, gel de çık işin içinden!
LHOOQ beş dakika önceki sevinçli halinden iz kalmadan söylendi:
– O halde bu durumda bir çok şeyin, yapının kimliğini tanımlamak çok zor!
– Çoğu zaman zor, kimi zaman da imkansız. Bu karmaşa ve içinden çıkılmazlık post-modernizmin sadece sanat alanındaki karmaşası da değil, incelendiğinde görülür ki bu kavram yaşamın her alanında karşımıza farklı farklı renklerde çıkıyor, kimi zaman kırmızı, yeşil, mor ya da sarı kimi zamanda siyah, beyaz turuncu, mavi ya da hepsi, neyse, sanırım daha fazla uzatmaya gerek yok çünkü devam etsek inanın günlerce, hatta haftalarca belki de aylarca konuşmamız gerekecek, bu yüzden biraz da kendimizden daha doğrusu en belirgin kimliğimizden ‘dada’ dan bahsedelim, acaba bizleri diğer sanat eserlerinden ayıran neler var, bizler nasıl doğduk, neyiz, kimiz, nasıl sanat eserleriyiz?
Tuzak adlı eser çok kızıp öfkeyle ekledi:
– Duchamp sanat eseri dediğinizi duysaydı çok üzülürdü! Kızardı!
– Niyeymiş o?
– O her şeyden önce ‘sanata’ karşıydı. Bizi de sanata karşı çıktığı için yarattı.
– Anlaşılan etrafta konuşup duran insanları çok ciddiye almışsın, belli ki ‘karşı sanat’ sözünü sık sık duymuşsun, ama işin aslı şu: Duchamp sanata karşı değildi o sanatı sadece kabul ettikleri estetik kurallarına göre eleştirenlere, sanatı sadece estetik sananlara, estetiği güzel olanla sınırlayanlara ve bu kadarla sınırlı olan sanata karşıydı, onun için sanat öyle küçük, dar bir kalıp değildi sanat çok daha özgür, yenilikçi, devrimci bir olguydu ve bunu kanıtlamak için bilinen ve kutsal bir varlıkçaymışçasına değiştirilmeden korunmaya çalışan sanata karşı çıktı. Duchamp bu tavrıyla 1913’de birer ready made (hazır madde) olan bizleri yarattı ve dada hareketinin ilk adımını attı. Genel olarak Dadacılık 1.Dünya Savaşının getirdiği yıkıcı ortamda bir yansıma ve karşı çıkış olarak doğdu. Bu harekete öncülük eden aydın ve sanatçılara göre sanatçıların toplumda yerleşmiş değerlere göre yapıt üretmeleri bu yozlaşmış ve kokuşmuş düzene para karşılığı hizmet vermek demekti ve bu durumda basit ve satılmış araçlara dönüşüyorlardı. Bu noktadan yola çıkan Alman yazarlar Hugo Ball ve Rıchard Huelsenbeck, Romen şair Tristan Tzara ve Alsaslı heykeltıraş Jean Arp 1916’da Zürich’teki Cabaret-Voltaire adlı bir eğlence yerinde giriştikleri çeşitli etkinliklerle dada hareketini başlattılar.
Dada ismi de bu harekete çok uyarak tesadüfen bulundu. Tzara ad bulmak amacıyla Fransızca - Almanca bir sözlükten gelişi güzel bir sayfa açmış karşısına ‘dada’ sözcüğü çıktığında onu seçmiştir. Fransızca bir sözcük olan dada çocukların üstüne binerek ‘deh deh’ diye sürdükleri ‘tahta at’ anlamına gelir. Girişilen bu harekette tesadüfilik ve alakasızlık mevcut yapıya karşı çıkışın felsefesiyle yoğruluyor ve ortaya çoğuna anlam verilmeyen yapıtların yanında derin anlamlar içeren yapıtlar da çıkıyordu. Duchamp’ın beni yaratmasında da öğelerin hepsinden biraz vardı. Şu bisiklet tekerleğimle alt kısmımdaki tabure: alakasız iki obje, bu iki farklı objeden sözgelimi bisiklet tekerleği belli bir amaç için geliştirilmiş bir sanayi ürünü iken gerçek işlevinden soyutlanarak yeni ve çarpıcı bir sanat eserinin en önemli parçası olmuştur.
Adı Çeşme olan pisuar heyecanla söze atıldı:
– Ben de kendim için aynı şeyleri düşünmüştüm. İyi hatırlıyorum 1917 senesiydi, fabrikadan doğalı dört ay olmuştu ve diğerleriyle birlikte nalburlara satılan basit bir pisuardım. Nalbura giren her müşteriyi incelerdim, Duchamp’ı da inceliyordum ki o birden beni işaret etti, o an işte üzerime işeyecek olan adam diye düşündüm içimden, ona karşı öfke ve ezilmişliği aynı anda yaşadım, hemen ardından da ya beni umumi bir tuvalete yerleştirse dedim, o an içime bir korku girdi ve az önce ki duygularım değişerek ona bir kurtarıcı gibi baktım ve içimden yalvardın ne olur beni bir tek sen kullan! Siz bilmezsiniz pisuar olmak korkunçtur. Neyse uzatmadan anlatayım, beni aldı ve beraber atölyesine gittik, sonra üzerimi R.Mutt takma adıyla imzaladı ve 1917 yazdı, adının bu olmadığını M.Duchamp olduğunu sonradan öğrendim, adımı pisuar değil de ‘çeşme’ koydu, sonrada New York’ta açılan bağımsızlar sergisine yolladı ancak beni kabul etmediler, geri çevirdiler, Duchamp buna çok kızdı ve bu serginin seçici kurulundan ayrıldı.
“Evet biliyorum” diyerek devam etti bisiklet tekerleği:
– sonra da Mon Roy ve fotoğrafçı A.Streglitz’in yayımladığı 291 adlı derginin yayın yönetmenliğini üstlenerek Dadacılık’ın ABD’de de yayılmasına öncülük etti. Sonra Avrupa’ya döndü ve 391 adlı dergiyi yayımlamaya başladı; bu dergi Barselona, New York, Zürich ve Paris’te aynı zamanda çıkmaya başladı. Dadacı bir anlayışla ve büyük bir kötümserlikle her türlü yerleşmiş değere saldırdı, bir arada Tzara’nın yayın yönetmenliğini yaptığı Dada adlı bir dergide çalıştı.
Dada böylece kısa zamanda bir çok ülkenin yerleşmiş sanatına kafa tutacak güce erişti, uluslararası bir özellik kazandı ve hiç beklemediği halde uzun süre etkili oldu, halada oluyor.
“Ben dada da kelimelerle yapıtlar arasındaki bağa değinmek istiyorum” dedi. Taze Dul adlı çizim:
– Duchamp’ın az önce bahsettiğiniz objeleri işlev dışı kullanarak yeni yaratılara ulaşması gibi kelimelerinde işlevlerini değiştirip yapıtlarıyla birleştirerek farklı, şaşırtıcı bağlamlar kurduğunu kendim incelediğimde anladım. İngilizlerin Fransız penceresi (Frenc Window) olarak adlandırdıkları yalancı balkonu yani beni çizdi ve adına ses uyumu açısından benzer bir çağrışım yapan Fresh Window (Taze Dul) adını verdi.
Bisiklet Tekerleği, tekerleğini aşağıya doğru döndürerek Taze Dul’u onayladı bir şeyler ekledi:
– Kurt Schwitters’de ‘Merz’ yapımlarıyla ünlendi ve Fransızca’da ‘bak’ anlamına gelen ‘merde’yi çağrıştırıyordu. Onun merz resmileri döküntülerden yaptığı çevre düzenlemeleri, merz somut şiirleri, gösterileri, yeni alfabesi ve daha fazla yapıtları sonraları her post-modern yapıtın kökünde yer aldı.
Çeşme lafa girdi:
– Şiirden bahsedildiğinde aklıma geldi, dadacı şairler ceplerine yazdıkları kelimeleri doldururlarmış sonrada, sonrada tesadüfen çekip birleştirir ve şiirleri yazarlarmış!
– Evet tesadüfilik daha öncede söylediğimiz gibi dadanın vazgeçilmez bir öğesi. Doğaçlamada öyle hatta Tzara doğaçlamadan şöyle bahseder ‘Şimdi size lazım olan doğaçlamadır’
“İyi söylenmiş, sende iyi hatırlattın, izin verirseniz benimde söylemek istediğim bir iki şey var” dedi; yaşlı ‘Çikolata Ezme Makinesi’
– Seviniriz lütfen.
– sanırım Kurt Schwitters’in kolajlarında da bahsetmek yerinde olur, onun kolajları bence oldukça önemlidir. Paket kağıtları tramvay biletleri gibi günlük yaşamın artık nesneleriyle yaptığı kolajlarında geleneksel sanat araçlarına tepkisini yansıttı bu arada kolajı kullanan tek dadacı o değildi özellikle de Berlin’de açıktan açığa siyasi bir nitelik kazanan dada, günün bir çok sorununu bilinçli olarak içeren bir sanat yapıtı anlayışına yöneldi. Kübist kolajlardan etkilenerek geliştirdikleri fotomontaj teknikleriyle günlük gazete kesitlerini siyasal imgeler uyandıracak şekilde bir yan yana getirdiler. Bu bilinçli sentez olgusu dadanın kendi içindede farklı yanlarının olduğunu gösteriyor.
“Evet, çok doğru diye Bisiklet Tekerleği sözü aldı:
– Bir farklılık da, ortaklaşa üretilen ve yapılanların bireysel özelliklerini yansıtmayan üslupsuz bir sanat yapıtı yaratma düşüncesiydi. Özellikle J.Arp ortaklaşa yapılan bu çalışmaların üstüne gitmiştir. Kendisi de bir sanatçı olan eşi Sophie Taevber de onunla birlikte bu yönde ürünler vermiştir.
Çeşme birden lafa girdi:
– Üzgünüm lafınızı böldüm, bir şeyi merak ediyorum da, biraz alakasız ama sormazsam unutmaktan korkuyorum.
– Tamam, sor hadi.
– Şu Max Ernst necidir? Sağdan soldan duyuyorum kimi dadacı diyor kimide sürrealist, ikisi aynı şey mi demek?
‘Hayır’ dedi Çukulata Ezme Makinesi :
– İkisi ayrı şeyler ama kardeş sayılırlar: Önce Max Ernst’den başlayalım ama bu konuyu kısa keselim, vakit epey ilerledi yarın hafta sonu bir hayli izleyicimiz olacak, dinlensek iyi olur. Mex Ernst önemli bir dadacıydı, hatta köln’de dadacılık 1920’de onunla başladı, fakat sonraları sürrealist yani gerçeküstücü olmuştur. Aslında bu pek garip değildir. Çünkü sürrealist resmin köklerinin bir kısmı dada dan beslenirken bir kısmı da metafizik resminden beslenir. Bu nedenle de dadacı sanatçıların sürrealizme ister istemez çok katkısı olmuş bir çoğu da kendilerini sürrealizmin içinde bulup bu yönde sanat eserleri vermeye girişmişlerdir. Mesela Picabia 1921’de dadacılardan ayrıldı, onu Breton izledi ve bu ayrılışların devamı geldi.
– Yani dada bitti mi?
– Yok yok olmaz böyle bir şey korkma. Dada eskisi gibi ilgi çekmese de yaşamaya devam ediyor ve edecek gibi de görünüyor, çünkü savaşlar krizler, karmaşalar, bunalımlar, buhranlar, acılar, baskılar, katliamlar bitecek gibi görünmüyor; eğer bir mucize olurda biterse tüm bunlar yinede izleri kalır yok o izlerde silinirse o karşı çıkacak korkak, tutucu bir düzen yada bilemeyeceğim, tahmin edemeyeceğim başka bir şey bulur emin ol!
Çeşme buruk bir tavırla, yorgun yorgun konuştu:
– Bu söylediklerinden sonra dadanın yaşaması iyimi kötümü pek anlayamıyorum, kafam karıştı. ‘İyidir iyi’ diye cevap verdi uzun zamandır konuşmayan Niçin Hapşırmıyorsun Rosa sélavy, hapşırman geçmiş galiba.
Yine gülüşmeler başladı, hepsi keyifli keyifli, katıla katıla gülüyor kimi gülerken tekerleğini hızla döndürüyor, kimi kendini bir sağa bir sola yatırıyor, kimi çerçevesini sallıyor, kimi de yerinde zıplıyordu. Bu gülüşmeler, tıkırtılar, tokurtular geceye karışıyor, azala azala diniyordu, o sırada kameraları izlemesi gereken görevli uykusundan sıçrayarak uyandı, kameralara şöyle bir göz attı ama her şey bitmişti, yinede daha dikkatli baksaydı bisiklet tekerleğinin hala döndüğünü görecekti.
Duchamp ona ne yazık ki fren takmamıştı, galiba o bile can kattığı nesnelerin böylesine canlı olabileceğini hiç tahmin etmemişti.
Tvrip Fikrimin İnce Gülü

http://www.showtvnet.com/dizi/fikriminincegulu/
Amasra'da doğup büyüyen Zehra, üniversite okumak için İstanbul'a gelmiş ve 12 Eylül darbesinde yaşadıkları dolayısıyla Amasra'ya bir daha geri dönmemiştir, dönememiştir. Ardında sadece ailesini değil, çok sevdiği nişanlısı Mehmed Ali'yi de bırakmıştır. Hem de tek bir açıklama yapamadan... Zehra yıllarca Memed Ali'yi yüz üstü bırakmanın vicdan azabını yaşarken, Memed Ali de hayatının ilk ve tek aşkı Zehra'nın kendisini bırakmasının nefretini içinden atamamıştır... Zehra ve Memed Ali'nin yolları bir daha kesişmemek üzere ayrılmıştır.
Aradan uzun yıllar geçmiştir. Zehra başka bir adamla evlenmiş, bir çocuk sahibi olmuştur. Ama evliliği çok uzun soluklu olamamıştır. Memed Ali ise Zehra'nın en yakın arkadaşı Nefise ile evlenmiş ve iki kızı olmuştur. Ve artık masum, aşık Memed Ali değil, kasabanın korkulan ve saygı duyulan Belediye Başkanı olmuştur.
Zehra ve Memed Ali'nin yolları istemese de bir daha kesişecektir. Çünkü Zehra oğlu Özgür'ü uyuşturucu batağından kurtarmak için İstanbul'dan ve çevresinden uzaklaştırmak zorundadır. Ve Zehra'nın oğlunu kurtarmak için Amasra'dan başka gidecek yeri yoktur.
Zehra 25 yıl aradan sonra Amasra'ya, ailesinin yanına döner. Zehra'nın gelişi hem ailesinde, hem de kasabada şok etkisi yaratır. Ailesi Zehra'nın kardeşinin düğünü için Amasra'ya geldiğini zannetse de, çok geçmeden Zehra'nın temelli kalacağını öğrenecektir. Ama asıl mesele Memed Ali'nin bunu öğrendiğinde ne yapacağıdır. Memed Ali Zehra'yı gördüğünde hem içindeki nefret tekrar canlanacak, hem de yılların aşkını eskitemediğini anlayacaktır.
Zehra'nın ne pahasına olursa olsun İstanbul'a geri dönmeye hiç niyeti yoktur. Memed Ali de Zehra'nın bu kasabada bir yaşam kurmasına izin vermeye niyetli değildir. Zehra ve Memed Ali kendi aralarındaki hesaplaşmayı yaşarken, Özgür ve Memed Ali'nin kızı Gülendam da garip bir yakınlaşma yaşayacaklardır. Hem de anne babalarının arasındaki acı geçmişi ve hesaplaşmayı bilmeden...
Kasabanın sakin havası yıllar önce Zehra'nın gidişiyle bozulmuşken, şimdi de gelişiyle bir kez daha alt üst olacaktır.
Linkler
1. Bölüm
http://rapidshare.com/files/57337454...BL_1.part1.rar
http://rapidshare.com/files/57337959...BL_1.part2.rar
http://rapidshare.com/files/57338501...BL_1.part3.rar
http://rapidshare.com/files/57338989...BL_1.part4.rar
http://rapidshare.com/files/57339335...BL_1.part5.rar
http://rapidshare.com/files/57339739...BL_1.part6.rar
http://rapidshare.com/files/57340126...BL_1.part7.rar
http://rapidshare.com/files/57343776...BL_1.part8.rar
2. Bölüm
http://rapidshare.com/files/57340708...BL_2.part1.rar
http://rapidshare.com/files/57341179...BL_2.part2.rar
http://rapidshare.com/files/57341691...BL_2.part3.rar
http://rapidshare.com/files/57342307...BL_2.part4.rar
http://rapidshare.com/files/57342823...BL_2.part5.rar
http://rapidshare.com/files/57343281...BL_2.part6.rar
http://rapidshare.com/files/57343696...BL_2.part7.rar
http://rapidshare.com/files/57343728...BL_2.part8.rar
3. Bölüm
http://rapidshare.com/files/63309358...BL03.part1.rar
http://rapidshare.com/files/63309751...BL03.part2.rar
http://rapidshare.com/files/63310150...BL03.part3.rar
http://rapidshare.com/files/63310515...BL03.part4.rar
http://rapidshare.com/files/63310848...BL03.part5.rar
http://rapidshare.com/files/63311152...BL03.part6.rar
http://rapidshare.com/files/63311452...BL03.part7.rar
http://rapidshare.com/files/63311476...BL03.part8.rar
4. Bölüm
http://rapidshare.com/files/63311772...BL04.part1.rar
http://rapidshare.com/files/63312060...BL04.part2.rar
http://rapidshare.com/files/63312336...BL04.part3.rar
http://rapidshare.com/files/63312679...BL04.part4.rar
http://rapidshare.com/files/63312966...BL04.part5.rar
http://rapidshare.com/files/63313265...BL04.part6.rar
http://rapidshare.com/files/63313604...BL04.part7.rar
http://rapidshare.com/files/63313635...BL04.part8.rar
5. Bölüm
http://rapidshare.com/files/63313954...BL05.part1.rar
http://rapidshare.com/files/63314229...BL05.part2.rar
http://rapidshare.com/files/63314549...BL05.part3.rar
http://rapidshare.com/files/63314863...BL05.part4.rar
http://rapidshare.com/files/63315174...BL05.part5.rar
http://rapidshare.com/files/63315489...BL05.part6.rar
http://rapidshare.com/files/63315775...BL05.part7.rar
http://rapidshare.com/files/63315790...BL05.part8.rar
6. Bölüm
http://rapidshare.com/files/63316067...BL06.part1.rar
http://rapidshare.com/files/63316435...BL06.part2.rar
http://rapidshare.com/files/63316782...BL06.part3.rar
http://rapidshare.com/files/63317255...BL06.part4.rar
http://rapidshare.com/files/63317604...BL06.part5.rar
http://rapidshare.com/files/63317978...BL06.part6.rar
http://rapidshare.com/files/63318324...BL06.part7.rar
http://rapidshare.com/files/63318339...BL06.part8.rar
7. Bölüm
http://rapidshare.com/files/64291304...BL07.part1.rar
http://rapidshare.com/files/64291538...BL07.part2.rar
http://rapidshare.com/files/64291807...BL07.part3.rar
http://rapidshare.com/files/64292065...BL07.part4.rar
http://rapidshare.com/files/64292331...BL07.part5.rar
http://rapidshare.com/files/64292576...BL07.part6.rar
http://rapidshare.com/files/64292901...BL07.part7.rar
http://rapidshare.com/files/64292923...BL07.part8.rar
8. Bölüm
http://rapidshare.com/files/66859255...BL08.part1.rar
http://rapidshare.com/files/66859466...BL08.part2.rar
http://rapidshare.com/files/66859692...BL08.part3.rar
http://rapidshare.com/files/66888405...BL08.part4.rar
http://rapidshare.com/files/66888823...BL08.part5.rar
http://rapidshare.com/files/66889175...BL08.part6.rar
http://rapidshare.com/files/66889291...BL08.part7.rar
http://rapidshare.com/files/66889189...BL08.part8.rar
Rar Pass.: www.cithiz.com
Dvdrip Oliver! [1968]
Oliver! [1968]

info :
http://www.imdb.com/title/tt0063385/
IMDB User Rating: 7.6/10 (5,863 votes)
Won 5 Oscars. Another 5 wins & 23 nominations (En iyi film, En iyi yönetmen, En iyi sanat yönetmenliği, En iyi ses, En iyi müzik)

caps :




linkler :
http://rapidshare.com/files/67069310/Oliver.avi.001
http://rapidshare.com/files/67072565/Oliver.avi.002
http://rapidshare.com/files/67117929/Oliver.avi.003
http://rapidshare.com/files/67122576/Oliver.avi.004
http://rapidshare.com/files/67127630/Oliver.avi.005
http://rapidshare.com/files/67133009/Oliver.avi.006
http://rapidshare.com/files/67138432/Oliver.avi.007
http://rapidshare.com/files/67143832/Oliver.avi.008
http://rapidshare.com/files/67149575/Oliver.avi.009
http://rapidshare.com/files/67155679/Oliver.avi.010
http://rapidshare.com/files/67161359/Oliver.avi.011
http://rapidshare.com/files/67167263/Oliver.avi.012
http://rapidshare.com/files/67173209/Oliver.avi.013
http://rapidshare.com/files/67179399/Oliver.avi.014
http://rapidshare.com/files/67185709/Oliver.avi.015
http://rapidshare.com/files/67065735/Oliver.avi.rar
Türkçe altyazı :
http://rapidshare.com/files/67063297/Oliver.srt
şifre www.cithiz.com
I Am Sam [2001]
Directed by
Jessie Nelson
Filmden Görüntüler



Takva [2006] Mp4
Yönetmen: Özer Kızıltaş
Senaryo: Önder Çakar
Oyuncular: Erkan Can, Meray Ülgen, Güven Kıraç, Erman Saban, Salaettin Bilal
Filmin Türü: Drama
Orijinal Adı: Takva
Yapımcı Firma: Yeni Sinemacılar-Corazon International
Yapım Ülkesi Almanya, Türkiye
Süresi: 96 dakika
Resmi Sitesi: http://www.takva.com.tr/
Dağıtıcı Firma: Özen Film
Vizyon Tarihi 01.12.2006
Konu:
Muharrem, 1863 Balkan savaşında İstanbul'a göçmüş Arnavut bir ailenin son ferdidir. İstanbul'un en eski semtlerinden biri olan Süleymaniye'de babasından kalma küçük ahşap evde tek başına yaşama tutunmaya çalışmaktadır.
Filmden Görüntüler:
HALİL ERGÜN
Doğum Tarihi:8 Eylül 1946
Abdülhamit Düşerken (2002) Talat Bey
Şöhret Sandalı (2001)
Gökten Düşen Hazine (2000)
Yara (1998)
Hamam (1997) Osman
Hollywood Kaçakları (1996) (Tuna)
Ali, Sakın Arkana Bakma (1996)
Hoşçakal İstanbul (1996) Numan Bey
Mum Kokulu Kadınlar (1996) İhsan
Özlem, Düne... Bugüne... Yarına (1995)
Böcek (1995) Recai Bey
Bir Yanımız Bahar Bahçe (1994)
Yolcu (1994)
Mavi Sürgün (1993)
Yorgun Savaşçı (1993)
Balkan Balkan (1993)
Cazibe Hanımın Gündüz Düşleri (1992)
Kurşun Adres Sormaz (1992)
Seni Seviyorum Rosa (1992)
Mem-ü Zin (1991)
Zombıe Ja Kummitusjuna (1991)
Uzlaşma (1991)
Suyun Öte Yanı (1991)
Yıldızlar Gece Büyür (1991)
Boynu Bükük Küheylan (1990)
Kiraz Çiçek Açıyor (1990)
Gün Ortasında Karanlık (1990)
Düğün (1990)
Çaylar Şirketten (1989)
Film Bitti (1989)
Sahibini Arayan Madalya (1989) Aslan Bey
Hüzün Çemberi (1988)
Kızın Adı Fatma (1988)
Yaşarken Ölmek (1988)
Kadın Dul Kalınca (1988) Melih
72. Koğuş (1987)
Bir Günah Gibi (1987)
Zincir Zülfo (1987)
Deniz Kızı (1987) Halil
Katırcılar (1987) Abdurrahman
Bütün Kuşlar Vefasız (1987)
Sis İbrahim (1987)
Unutamadığım (1987)
Yasemin (1987)
Güneşe Köprü (1986)
Nisan Bitti (1986)
Bekçi (1986)
Kırlangıç Fırtınası (1985) Kemal
Gülüşan (1985) Mestan
Güneş Doğarken (1984)
Kaşık Düşmanı (1984)
Şalvar Davası (1983)
Kırık Bir Aşk Hikayesi (1981) Yavuz
Yol (1981) Mehmet Salih
Yolcular (1979)
Kuma Koca (1979)
Maden (1978)
Merhaba (1976)
Yarış (1975)
İzin İbrahim (1975)
Büyük Yalan (2004) Ethem Vardalı
Pembe Patikler (2002) Cihangir
Baba Evi (1999) Mahmut
Bugünün Saraylısı (1985)
Merhaba (1976)
32.Adana Altın Koza Film Festivali 1995 En İyi Erkek Oyuncu Böcek
32.Antalya Altın Portakal Film Festivali 1995 En İyi Erkek Oyuncu Böcek
Hayat Özeti:8 Eylül 1946 yılında İznik'e bağlı Müşküle köyü'nde doğdu.






